11 Kandil

Hûş der-Dem

Hûş der-Dem

Her nefesin farkında olmak

Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız. Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden. Nakşibendiyye’de hûş der-dem, yani nefesi muhafaza, nefesin hakkına riayet yahut nefesten haberdar olma, yol almanın esası sayılmıştır.

Peki nefesin farkında olmak ne demektir ve bu farkındalık nasıl sağlanacaktır?

Cenab-ı Hak, sayılı nefeslerle geçici bir müddet hayat sürmesi için dünyaya gönderdiği insandan, canlı cansız bütün mahlukatın zikir korosundaki tevhide katılmasını istemektedir. Nefeslerimiz bize en geniş anlamıyla “zikir” için bahşedilmiştir. “İnsanın her an her yerde Allah’ı hatırlaması, emir ve yasaklarına riayetle hep O’nun rızasını gözetmesi, Bezm-i Elest’teki sözüne sadık kalması” anlamına zikir mükellefiyeti, kitap ve peygamberler aracılığıyla izah buyurulduktan başka, alıp verdiğimiz her nefeste de sürekli hatırlatılmaktadır.

Büyükler, “Allah” kelimesinin başındaki elif ve lâm harflerinin belirtme takısı (harf-i tarif) olduğunu, sonundaki “güzel he” ile Allah Tealâ’nın zat isminin kastedildiğini söylerler. Onlara göre “Hû” zamirinin aslı da, nefes alıp verirken çıkardığımız “h” sesi de lafza-i celâlin sonundaki “he”dir. Bu demektir ki, kainattaki bütün varlıklar gibi insan da kendisi farkında olmasa bile her nefeste Allah’ı zikretmektedir.

İşte insanın aldığı nefesin farkında olması, öncelikle nefesindeki zikrullahın farkında olmasıdır. Nefesinden gafil olanlar, uykuda sayıklayanlar gibi, ilahi ikram eseri bu zikrin varlığından ve mesajından haberdar olamazlar. Zira bir ses yahut söz, zikredileni hatırlatıyorsa zikirdir. Şu halde nefesin farkında olmak; nefeslerimizin sayılı olduğunun, bunları veriliş maksadına uygun sarf etmek gerektiğinin, her soluktaki zikrin bize neyi hatırlatmak için irademiz dışında tekrarlandığının farkında olmaktır.

Böyle bir farkındalık niçin yaşadığımızı bilmeyi, her nefeste Allah’ı hatırlamayı, tek nefeslik bir anda dahi Allah’tan gafil olmamayı ve dünya hayatını bu hal üzere sürdürmeyi gerektirir. Bu nedenle yolun büyükleri hûş der-dem’i “Her nefeste, hatta iki nefes aralığında bile Allah’tan gafil olmamaya çaba göstererek huzuru muhafaza etmek” diye tanımlamışlardır.

Hûş der-dem’deki farkındalık, nefesteki zikrullahı kalbe söyletmekle hâsıl olur ki aynı zamanda “Hayy” tecellisine mazhariyettir. Aldığı nefesten gafil olanlar, yahut nefeslerini ilahî maksat haricinde telef eyleyenler, yaşıyor görünseler de ölüdürler. Gerçekten diri olmak, kalbin diri olmasıyla mümkündür. Kalp ise Hayy tecellisiyle dirilir ve böyle kalplerin sahipleri Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her daim O’nun huzurunda bulunduklarını bildiklerinden gaflete düşmezler. Huzur hali, Allah Tealâ ile birlikte olmayı ifade ettiği kadar bir ruh dinginliğini, kalp veya gönül sükunetini de anlatır. Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”

Hûş der-dem’deki farkındalıkla kalbin zikrullaha alışması güzel sona da sebeptir. Çünkü Gavs-ı Sâni k.s. hazretlerinin buyurduğu gibi, ölüm sarhoşluğu halinde akıl baştan gitse bile, kalp ne söylüyorsa dil onu söyleyecektir.

Nefeslerin gafletsiz alınıp verilmesi elbette zor iştir. Bu hususta gayret ve ısrar gerekir. İnsanlık hali ile bazen gaflete düşüldüğünde ümitsizliğe kapılıp gayretten vazgeçmemeli, “estağfirullah” niyazıyla bağışlanma istenmelidir. Sâdât, tevbe ve istiğfar ile boşa giden nefeslerin kurtarılabileceğini haber vermişlerdir.

Bir Yorum Bırak