Tefsir

Fatiha Sûresi, 6. Âyet Tefsiri

Fatiha Sûresi, 6. Âyet Tefsiri
Fatiha Sûresi, 6. Âyet Tefsiri

Allah Teala yukardaki ayetten sonra en büyük maksadı ve istenecek en önemli hususu açkladi O, hidayet ve kulluğun hakikatine ulaşmaya muvaffak olmaktır. Bunu ifade eden ayette buyurdu ki

“Bizi dosdoğru yola ilet.”
(Fatiha, 6)

Doğru yol, kulu Allah’a ulaştıran hak yoludur. Bu ayette Allah Teala kullarına kendisinden nasıl isteyeceklerini ve neyi istemeleri gerektiğini öğretmek için, mana olarak şöyle buyurmaktadır:

Ey kullarım, deyin ki: “Rabbimiz, bizleri senin huzuruna ulaştıran dosdoğru yola ilet.”

Sırat-ı müstakim denilen doğru yol, zahirde Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] getirdiği din üzere girmek, batında da kendi güç ve kuvvetinden sıyrılıp bütün varlığı ile Allah’a bağlanmaktır. Bu kulun, dışının şeriata, içinin hakikate uymasıdır. Dışta ubudiyyetin (güzel kulluğun, içte hürriyetin elde edilmesidir zahirinde halkı görüp onlarla güzel muamele içinde olurken, batınında varlıklara ait nişan ve eserleri silip Hakk’ı müşahede ile meşgul olmandır. İbn Ataullah-ı İskenderi Hikem adlı eserinde der ki:

“Cenab-ı Hak ne zaman seni zahirde emrine sımsıkı sarılmış ve batında her şeye boyun eğdiren kudretine teslim olmuş bir vaziyette tutarsa, sana en büyük ihsanını yapmış demektir.”

Kulu Allah’a ulaştıran doğru yol, Allah Teala’nın bizlere kendisinden istemeyi emrettiği şeriat ile hakikati birleştiren yoldur. Bu yol,
“Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” ayetinde özetle ifade edilmiştir. Böyle olursa kul Allah’a ulaşabilir. Cenab-ı Hak bu ayetlerde sanki şöyle demiş oluyor:

“Ey kullarım! Bana hamdedin. Beni övüp yüceltin. Sadece bana yönelin. Sırf benim için ibadet edin, Zahirinizle bana ibadetle meşgul olurken, kalbinizle benden yardım ve kuvvet isteyin. Yahut zahirinizde benim hizmetimle edeplenin, batnınızda kudretimi ve rabliğimdeki azameti müşahede edin.”

Hz. Ali [kerremallahu vechehu] der ki: “Bu ayette geçen doğru yoldan maksat Kur’an’dır”

Cabir b. Abdullah [radiyallahu anh] ise, “Doğru yoldan maksat İslam’dır” demiştir. O bununla şirkten uzak ve kolaylık esasa üzere kurulu hak dini kastetmiştir.

Sehl b. Abdullah-ı Tüsteri der ki “Doğru yol, Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] yoludur.” Yani, onun din olarak Allah’tan getirdiklerine uymaktır.

Özetle, kulu Allah’a ulaştıran doğru yol, zahiri şeriatla, batını hakikatle ıslah ve mamur etmektir. İşte bu, içine girenin Allah’a ulaşacağı ilahi huzurda kabul göreceği, peygamber ve sıddıklarla beraber olacağı doğru yoldur.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir kul doğru yol üzere gidiyorsa, onun zaten sahip olduğu şeyi istemesi nasıl olur? Bu soruya şöyle cevap verilebilir:

Doğru yol üzere giden bir kimse bu duayı yapmakla yüce Allah’tan iki şey istemiş olur. Birincisi, elde ettiği güzel halde sabit ve devamlı tutmasan; ikincisi de henüz elde etmediği güzelliklere ulaştırmasını. Mesela bir müslüman, bu ayeti okuyarak, “Ya Rabbi, beni doğru yola ilet” diye dua edince, önce, İslam dini üzere sabit kalmayı istemektedir. Bu dua ile ayrıca henüz elde etmediği yakini imana ulaşmayı talep etmektedir. Bu iman seviyesi gerçek sufilerin yoluna girerek elde edilecek bir seviyedir onlar, zahiri amelleri İslam’ın edebine göre icra etmekte, kalple ilgili batini amelleri de imanın hakikatine göre yapmaktadırlar.

Aynı şekilde gerçek imana ulaşmış bir mümin, “Ya Rabbi, beni doğru yola ilet” diye dua ettiğinde, yüce Allah’ın onu sahip olduğu iman üzere sabit tutmasını ve ayrıca henüz elde etmediği ihsan makamına yükseltmesini istemektedir.

İhsan haline sahip bir kul bu duayı yaptığında, o halde sabit kalmayı talep ederken ayrıca sonu olmayan marifetleri ve keşif haline yükselmeyi de istemektedir. Bir ayette bu marifet ilminden şöyle bahsedilmiştir:

“Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vardır” (Yusuf 12/76)

Şeyh Ebu’l-Abbas-i Mürsi [rahimehullah] demiştir ki:

“Bizi doğru yola ilet” duası, ele geçen hayırda sabit kalmak, elde olmayana da ulaşmak için yapılır.
Bu duaya avam derecesindeki müminlerden biri yaptığında şunu demek ister: Ya Rabbi, beni ulaştığım hayırda sabit tut, elde edemediklerime de ulaştır. Mümin, tevhid inancını elde etmiştir, fakat henüz salihlerin derecelerine ulaşamamıştır.

Bu duayı salihlerden biri yaptığında şunu demek ister: Ya Rabbi, beni içinde bulunduğum güzel halde sabit tut, elde edemediklerime de ulaştır. Çünkü o, salih bir hale sahiptir, fakat henüz şehidlerin (veya müşahede ehlinin) derecesini ele geçirememiştir.

Müşahede ehlinden biri, “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet” diye dua ettiğinde, şunu demek ister: Ya Rabbi, beni içinde bulunduğum halde sabit tut, elde edemediklerime de ulaştır. Çünkü o, müşahede haline sahiptir, fakat henüz sıddıkların derecesini elde edememiştir.

Sıddıklardan biri, “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet” diye dua ettiğinde, şunu demek ister: Ya Rabbi, beni içinde bulunduğum sıdk halinde sabit tut, elde edemediğim manevi derecelere de ulaştır. Çünkü o, sıddıkların derecesini elde etmiştir, fakat kutbun” derecesini elde edememiştir.

Kutub olan zat, “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet” diye dua ettiğinde, şunu demek ister: Ya Rabbi, beni içinde bulunduğum kutubluk makamında sabit tut, elde edemediğim manevi derecelere de ulaştır. Çünkü o, kutubluk derecesini elde etmiştir, fakat Allah Teâlâ’nın dilediği kullarına verdiği daha yüksek ilim ve halleri elde edememiştir.

Alimlerden biri der ki: “Hidayet, ya zata olur ya da zata delil olan eserlere olur. Birinci halin (yani Allah’ın zatına ait ilmin) bir sonu yoktur.”

Bu konuda derim ki: Bunlardan birinci hal, Cenab-ı Hakk’ın zatını müşahede edenler içindir; ikincisi ise onun zatını delil ve burhanla tanıyanlar içindir. Bir kimsenin zata hidayet edilmesi, Allah’a sevk edilmesidir; zatın dışındaki bir şeye sevk edilmesi ise amele yöneltilmesidir.

Seni Allah’a sevk eden kimse, sana karşı samimi olup gerçek dostluğunu göstermiştir; sadece amele sevk eden kimse ise seni yormuştur. Yüce zata yaklaşmanın bir sonu yoktur; çünkü marifetten sonra alınacak makamların bir sonu yoktur. Amel yoluyla gitmenin ise bir sonu vardır; onun sonu zata ulaşmaktır. Eğer amele sevk eden kimse yolu bilen bir arif ise böyledir, değilse kul Hakk’a ulaşamaz.

Beyzavi der ki: Allah Teâlâ’nın varlıklara yol göstermesi yani hidayet şekilleri çok çeşitlidir. Onları bir sayı ile sınırlamak mümkün değildir. Şu ayet bunu ifade etmektedir:

“Eğer Allah’ın nimetlerini topluca saymaya kalksanız sayamazsınız” (İbrahim 14/34).

Fakat hidayet vekillerini aşağıdaki sıra üzere dört grupta toplayabiliriz:

Hidayetin birinci şekli, Cenab-ı Hakk’ın insana gerekli ihtiyaçlarını görebileceği manevi kuvveleri vererek onu yaratıldığı şeyleri yapabilecek imkana ulaştırmasıdır. Bu kuvveler, akil kuvveti, (kalp, vicdan gibi) batıni hassalar ve zahiri his organlarıdır. (Yüce Allah her varlığa yaratılış hedefine uygun işleri yapacak bir kuvvet ve kabiliyet vermiştir).

Hidayetin ikinci şekli, insanların önüne hak ile batıl, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran delillerin konulmasıdır. Şu ayet-i kerimeler bu hidayet şekline işaret etmektedir:

“Biz insana iki yolu (hak ile batılı gösterdik” (Beled 90/10)

“Biz onlara doğru yolu gösterdik, onlar körlüğü (batılı) hak yola tercih ettiler (imana gelmediler)” (Fussılet 41/17)

Hidayetin üçüncü şekli, hak yolunu tarif edecek peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesidir. Şu ayet-i kerimeler de bu hidayet şeklinden haber vermektedir:

“Onları, emrimizle hidayet yolunu gösteren rehberler yaptık” (Enbiya 21/73)

“Hiç şüphesiz bu Kur’an, en doğru yolu gösterir” (İsra 17/9)

Hidayetin dördüncü şekli, kalplere sırları açmak, onlara vahiy ilham ve sadık rüya yoluyla eşyanın iç yüzünü göstermektir. Bu hidayet şekli, peygamberlere ve velilere hastır şu ayetler bunu ifade etmektedir:

“Onlar (senden önceki diğer peygamberler) Allah kendilerini hidayete ulaştırdığı (hakikat ilmini öğrettiği) kimselerdir; sen de onların yoluna uy (onlar gibi davete devam et, halkın eziyetine sabret)” (En’am 6/90).

“Bizim uğrumuzda mücahede edenleri, elbette bize varan yollarımıza ulaştırırız” (Ankebut 29/69).

Ayette yüce Allah’tan istenen şey, ya ihsan edilen hidayet halinin artması ve onda sabit kalmak ya da henüz elde edilmeyen diğer hidayet mertebelerinin elde edilmesidir. Hakk’a vasıl olmuş bir arif, “Bizi (sana götüren) doğru yola hidayet et” diye dua ettiğinde şunu demek ister:

Ya Rabbi, bizi sana götüren yola sevket; beşeriyet icabı hallerimize arız olan zulmetleri temizle, ruhumuzu müşahededen perdeleyen şeyleri gider, böylece kudsi nurunla aydınlanıp senin nurunla seni görelim.”

Beyzavinin, dördüncü şıktaki sözünde biraz sıkıntı ve kapalılık vardır. Orada şöyle demesi daha doğru olurdu:

“Hidayetin dördüncü şekli, Cenab-ı Hakk’ın kalpten zulmetleri temizlemesi, masivanın düşüncesini silip atması, kalplere nurlar saçması, sırlar akıtması, vahiy, ilham ve her şeyi bilen yüce melikin azametini tefekkür yoluyla eşyanın hakikatini göstermesidir. Eşyanın hakikatini görenlere öyle bir hal verilir ki onlar manevi nurların bütün varlıkları sardığını görürler. İşte bu, sadece peygamberlerin ve (derecelerine göre) velilerin ulaştığı hidayet şeklidir.
Beyzavi, son sözünde, arif yerine “Hakk’a doğru seyir halindeki bir mürid” deseydi daha isabetli olurdu. Bilindiği gibi Hakk’a vasıl olmuş bir ariften bütün zulmetler temizlenir, perdeler kaldırılır, diğer sıkıntı ve engeller giderilir. Çünkü Allah Teala huzuruna aldığı arife yüce sıfatlarından özel tecellilerde bulunmuş, ona diğer kullardan ayrı sıfatlar kazandırmıştır. Bu durumda onda zulmani (kalbe perde olan kötü) bir sıfat kalmamıştır.

Yine Beyzavinin, arifin duasını zikrederken, “Bizi sana götüren yola sevket” sözü, Allah vasıl olmuş bir arif için değil, henüz seyir halinde olan mürid için daha uygundur. Çünkü Allah’a vasıl olan arif için artık vuslat değil, daha yüksek makamlara ve hallere terakki söz konusudur.
Sufilerin ıstılahında seyir ifadesi vuslattan önceki hal için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.

 

Fatiha Sûresi, 6. Âyet Tefsiri

Bahru’l-Medid fi Tefsiri’l Kurani’l-Mecid, Cilt 1, Ibn Acibe el-Haseni (k.s),
Semerkand Yayınları, S. 246

Bir Yorum Bırak